Mücahit Özden Hun

DELİORMAN'DAN IĞDIR’A BULGAR GÖÇMENLERİ

Paylaş

Değerli Okuyucular, Iğdır’ımızın genç araştırmacı-yazarlarından Nihat Öner, bir zamanlar Erzurum’da yayımlanan Doğu Gazetesi’nin 9 Kasım 1937 tarihli nüshasında “Fuad Araslı” imzasıyla çıkan, “Anayurtta Yeni Irkdaşlar” başlıklı yazıyı bana gönderince hem bu yazıyı olduğu gibi yayımlamak hem de kısaca da olsa Iğdır’a yerleşik Bulgar Göçmenleriyle ilgili bazı bilgileri siz değerli okuyucularımla paylaşmak istedim. Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923), Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tanınmasını sağlayan ana metindir. Bu antlaşmada, zorunlu nüfus mübadelesi maddeleri sadece Yunanistan ile Türkiye arasındaki nüfus değişimini kapsar. Bulgaristan’da yaşayan ve Türkiye’ye gelmek isteyen Türk/Müslüman göçmenlere dair özel bir madde yoktur. Türklerin en çok sıkıntı yaşadığı Bulgaristan’la Türkiye arasında 1925 yılında ‘Türk-Bulgar İkamet Sözleşmesi’ imzalanır. 1934 tarihli “İskân Kanunu”, Türkiye Cumhuriyeti’nin göçmen yerleştirme politikasını sistematik hale getiren en önemli yasal çerçevedir. Bulgaristan’dan gelen Türk/Müslüman göçmenler bu kapsamla Iğdır’a yerleştirilir. İskân Kanunu’nun amacı Türkiye’ye gelen göçmenleri boş veya stratejik bölgelere yerleştirmekti. Buna göre, göçmenlere devlet tarafından ev, toprak, hayvan, tarım aleti verilecektir. Iğdır’a gelen Bulgar Türklerinin göç yolculuğu 1937 yılının yaz aylarında, Varna Limanı’nda başlar…Ormanlık ve dağlık Deliorman bölgesinden gelen göçmenler, denizle ve gemiyle ilk kez tanışmaktadırlar. Kafileyi Iğdır’a getirecek vapur, 1100 km mesafedeki Trabzon’a doğru yola koyulur. Karadeniz, coşkun ve hırçındır. Vapur durmadan sallanır. Kafiledekiler perişan durumdadırlar. Denizin hırçınlığından sanki geminin kaptanı sorumluymuş gibi güvertedeki bir yaşlı göçmen, uzaktan kaptana seslenir:  “A be! Kapitan Aga, hep dalgalık tepelerden götürüp durursun gemiyi. Azcık da nadaslıktan, düzlük yerlerden, sürsene be ya! Kızancıklar, kusup dururlar, baksana bi!” Üç günlük yorucu ve bıktırıcı deniz yolculuğundan sonra 400 hanelik (1800 kişi) kafile Trabzon’a ulaşır. Yanlarında inekleri, öküzleri ve at arabaları da vardır. Göçmen kafilesi Iğdır’a doğru muhtemelen şöyle bir güzergâh izledi: Trabzon’dan Erzurum’a → At arabaları, kağnı ve yaya kafile Erzurum’dan Kars’a → Demiryolu Kars’tan Iğdır’a → Askerî Kamyon + hayvan arabaları karışık sevk

Bulgar göçmenlerinin izlediği rota: Deliorman-Varna / Varna-Trabzon / Trabzon-Erzurum / Erzurum-Kars / Kars-Iğdır (Toplam 1750 km) Göç Rotası ve Mesafeler Şumnu → Varna (liman) ≈ 95 km Kara yolu – öküz arabaları ile Varna → Trabzon (deniz yolculuğu) ≈ 1.100 km (deniz hattı) Karadeniz üzerinden vapur Trabzon → Erzurum ≈ 290 km      Kara yolu – dağ geçitleri üzerinden Erzurum → Kars ≈ 190 km             Demiryolu / Kara yolu Kars → Iğdır (son varış) ≈ 75 km Kara yolu TOPLAM 1750 km

1937 yılı yaz aylarında başlayan ve 25 gün süren bu göçün amacı, sadece ülke değiştirmek değildi; Deliorman'dan Varna limanına öküz arabalarıyla günlerce yürüyen, ardından Karadeniz’in hırçın sularında umutla Trabzon’a ulaşan, oradan Erzurum’un keskin dağ rüzgârlarına, Kars’ın bozkırına ve nihayet Iğdır’ın sınır topraklarına varan bu yolculuk, bir yer değiştirmeden çok daha fazlasıydı. Bu göç; toprağın, kimliğin, umudun ve hayatta kalma iradesinin destansı bir yürüyüşüydü. Her adım, sadece fiziksel bir mesafeyi değil, bir halkın kaderini beraberinde taşımıştı.

Trabzon-Iğdır arasında yol alan temsili göçmen kafilesi Göçmenler, Iğdır’a gelir gelmez devlet onlar için sıra sıra evler yapar. Villa görünümlü bu güzel evler birbirine öylesine benzemektedir ki göçmenler bazen şaşırır, kendi evi sanarak başka birinin evine girerler.

Iğdır'da Bulgar göçmenleri için Melekli yolunda yapılan evler... (1937) Göçmenler, Iğdır’a yeni bir kültür yeni bir anlayış getirirler. Kısa sürede bölge ahalisiyle kucaklaşıp, bütünleşirler.  İSMAİL AĞIRKAYA ANLATIYOR

Bununla ilgili bazı anekdotları paylaşmak isterim. Iğdır’ımızın önemli şahsiyetlerinden merhum İsmail Ağırkaya, şöyle anlatır: “1937 yılında Iğdır bölgesine yerleştirilen Bulgar göçmenler, beraberlerinde güzel cins inekler de getirmişlerdi… Beyaz ya da mavi renkte, karagözlü bu ineklere babam gönlünü kaptırmıştı. Elimizdeki yerli ırk ineklerin tamamını satıp göçmen inek aldık. Göçmen inekler, iki kat pahalıydı. Her çift yerli ineğe karşılık ancak bir göçmen inek alabiliyorduk. O günden sonra sığır besiciliğini profesyonel olarak yapmaya başladık. Bu inekler sayesinde süt randımanımız oldukça artmıştı. Yayla zamanı bu inekler sürü halinde gittikleri zaman uzaktan bembeyaz bir bulut gibi görünürlerdi. İnsanlar birbirlerine gösterip gıptayla, ‘Bahçeli Beyin inekleri gidiyor’ derlerdi.” HAMZA AYGÜN ANLATIYOR

Iğdır’ımızın saklı hafızası, büyük değerimiz merhum Hamza Aygün de şöyle anlatır: “Bulgar göçmenler, Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinden yurda gelmişlerdi. Yanlarında tüm taşınır malları -mısır koçanı, öküz, inek, at arabası- olmak üzere Varna’dan Trabzon’a gemilerle taşınmış, 400 hane kadarı Iğdır’a iskân edilmişti. (1937) Iğdır’ın dört ana caddesi –Kars caddesi, Melekli caddesi, Doğubayazıt caddesi ve Halfeli caddesi- üzerinde bu aileler için villa görünümünde evler özenle inşa edilmişti. Çatılı evlerin üzeri tenekeyle kaplıydı. Üç oda, salon ve bahçede ahırları vardı. Göçmenlerin gelmesiyle Iğdır’ın çehresi değişmiş, kasaba nüfusu iki binlik bir artış göstermişti. Iğdır’ın en iyi tarlaları onlara tahsis edilmişti. Çok iyi ve temiz yürekli Göçmenler arasında yetenekli ve mahir zanaatkarlar vardı. Pehlivanlık sporunu da Iğdır’a tanıtan bu aileler her yıl kendi aralarında müsabaka düzenler, halk da zevkle seyre giderdi. Göçmenlerin çoğu, zamanla Iğdır’ı terk edip başka il ve ilçelere göç ettiler. Geride kalanlar Iğdırlı olmuş, yerli halkla tamamen bütünleşmişti. Tanıdıklarım arasında şu isimleri yad edebilirim:

  1. Hasan Kocakayalar
  2. Mümin Bey                             Postacı
  3. Halil Bey                                  Belediyede memur
  4. Hasan Usta                             Kunduracı
  5. Ali Boncukçu
  6. Recep Ağa
  7. Hasan Ağa                               Ali Boncukçu’nun kayınpederi
  8. Eczacı Hasan Bey                  Eczacı Edip Beyin yanında kalfa olarak çalıştı
  9. Marangoz Ahmet Bey
  10. İsa Topal                                 Tapu memuru

Dağlık ve ormanlık Deliorman bölgesinden gelen göçmenler, Iğdır’a gelir gelmez sıtma belâsına yakalanmışlardı; her gün mübalağasız birkaç kişi hayatını kaybediyordu. Gelenlerin %80’i Iğdır’ı terk etmek zorunda kaldı. Kendilerine verilen iskân hakkı ev ve arazileri satamadıklarından –on yıl süreyle satma yasağı vardı- ayrılan aileler gittikleri yerlerde uzun süre mağduriyetle mücadele ettiler. Ölenlerin cümlesine rahmet, kalanlara uzun ömürler dilerim.” “AH ŞU GÖÇMEN KIZLAR” (Hamza Aygün anlatıyor) Bulgar göçmenler 1937’de Iğdır’a geldiler. Bayazıt, Halfeli, Melekli ve Kars caddelerinde devlet tarafından inşa edilen 50-100 kadar eve yerleştiler. Çatı kısımları tenekeyle kaplı bu evler villa gibi gösterişliydi. Mahallenin delikanlıları bir araya toplanır bu “yeni evlere” yakın giderdik. Cakalı bir şekilde evlerin önünden yürüyerek, mavi gözlü, sarışın göçmen kızlarına kur yapardık. Onların gülüşleri ve el sallayışları delikanlılık ruhumuzu okşar, bazen de âşık olurduk. Birçok arkadaş sonraki yıllar göçmen kızlarla evlenip mutlu bir hayat sürdüler. Bunlardan birisi de belediye zabıtası ve Bahri Yiğit’in arkadaşı Halil Çavuş’tu.  MARANGOZ AHMET (Hamza Aygün anlatıyor) Bulgar göçmenidir. Ağabeyi Hasan Bey, eczacı Edip Beyin yanında kalfa olarak çalışırdı. Iğdır’ın tanınmış marangozu Halit Usta ile Edip Bey arasında Erzurumlu olmaları nedeniyle bir samimiyet vardı. Bu şekilde Hasan Bey, küçük kardeşi Ahmet’i kalfa olarak Halit Ustanın yanına vermişti. Halit Usta, kısa sürede Ahmet Bey’i hatırı sayılır bir marangoz olarak yetiştirdi. Becerisi ve yeteneğiyle göz dolduran kalfasını kendine özgü üslubuyla “Mışko Ahmet” diye çağırırdı. Ahmet Bey, erken yaşta vefat etti. Rahmet olsun.

Iğdır'da Bulgar Göçmenleri (Sol başta marangoz Göçmen Ahmet)

 Iğdır'da Bulgar Göçmenler (Ayakta soldan üçüncü: Marangoz Göçmen Ahmet) “HEMŞEHRİM, İŞGALİYE PARASI” (Merhum Mehmet Yiğit anlatıyor)

Ali Mirze Bey'in torunu Mehmet Yiğit Bulgar göçmenlerinin Iğdır’a gelip yerleştikleri yıllarmış. Bir gün göçmenin birisi vefat etmişti. O yıllar at veya öküz arabasından başka taşıma aracı olmadığından cenazeyi öküz arabasına yerleştirmişler, üzerini de örtüp, bu halde şehir merkezinden geçirerek belediye mezarlığına doğru yola çıkmışlar.

Iğdır'ın sevilen ismi: Bahri (Yiğit) Çavuş Belediyede görevli ve cenazeden habersiz Bahri Çavuş, öküzün başını çeken göçmenin önünü kesmiş: “Hemşehrim, bu araba için işgaliye parası vermeniz gerekiyor,” demiş. Göçmen, Bahri Çavuş’un işgüzarlığına içinden kızmış ama sakin sakin cevap vermiş: “Olur Zabıta Bey! Gelin ben size işgaliye parasını hemen vereyim,” demiş. Bahri Çavuş, zafer kazanmış edayla göçmeni takip etmiş. Arabanın arkasına geldiklerinde, göçmen cenazeyi örten örtüyü aniden kaldırır: “İşte işgaliye paranız, Zabıta Bey!” demiş. Bahri Çavuş, arabada boylu boyunca uzanmış cenazeyi görür görmez koşar adım oradan uzaklaşmış ve bir daha da hayatı boyunca öküz arabalarına yakın gitmemişti. MECİT HUN’UN “DİL” GAZETESİNDE BİR YAZI DİL gazetesi Mecit Hun’un ilk, Iğdır’ın üçüncü gazetesidir. 9 Temmuz 1952 yılında yayın hayatına giren DİL gazetesi teksirde tek sayfa olarak basılır. Eldeki en son sayı (Sayı: 130) 17 Nisan 1953 tarihini taşır.

Mecit Hun GÖÇMEN MAHALLELERİ 20 Ekim 1952 Mecit Hun Yıl: 1 Sayı: 17 Elektrik tesisleri (...) yapılmasından sonra hükümetçe göçmenlerimize yapılan mahallelerin ışığa olan ihtiyaçları bugüne kadar giderilmemiştir. Hatırladığımıza göre bu civarda gerekli tetkikat zamanında yapılmış ve elektrik şebekesinin her dört tarafta uzatılması için gerekli para da belediyemiz emrine getirtilmiştir. Gerek bu hemşehrilerimizin haklı ihtiyacını gidermek ve gerekse kasabayı güzelleştirmek bakımından belediyemizin bu teşebbüsü biran evvel kuvveden fiile çıkarması (niyetten eyleme geçmek) hepimizce arzu edilmektedir. Sayın belediye meclisinin dikkatini çekeriz. FUAT ARASLI’NIN “DOĞU” GAZETESİNDEKİ YAZISI

Nihat Öner'in bana gönderdiği gazete kupürü... Buradaki yazıyı aşağıda dikkatinize sunuyorum ANAYURTTA YENİ IRKDAŞLAR (9 İkinci Teşrin/Kasım 1937) (Not: Parantez içindeki italik açıklamalar bana aittir) Iğdır’a gelen Varna göçmenleriyle görüştüm Yeni yapılan ve yapılmakta olan evlerine yerleşmekle meşgul bulunan bu ırkdaşlarımız Iğdır tarımında çok faydalı bir unsur olacaklardır. Iğdır kasabasına giren dört ana yolu vardır: Kars yolu, Halfeli yolu, Bayazıt yolu ve Markara yolu (Markara sınır kapısına giden yol veya Melekli Yolu). Kazayı evvelce görmüş olanlar, şimdi bir daha gelseler muhakkak ki şaşıracaklardır. Bu dört medhalde (ana giriş noktasında) öteden beri sırıtan duvar ve ev harabelerinin yerinde şimdi, şosenin sağ ve solunda birbirine mütenazır (birbirine bakan) sıra sıra evler görürsünüz. Bunlar, bir kısmı yapılmış ve bir kısmının yapısında devam edilmekte olan göçmen evleridir. Varna’dan kalkarak yirmi beş günlük yolculuğun sonunda buraya gelen göçmenler, kısmen bu yapısı biten evlere, kısmen de yakın köylere misafir edilmişlerdir. Şimdi, Kars yolundaki yeni mahalleye yerleşen göçmenler arasındayım. 6 numaralı evde oturan genç ve dinç bir delikanlı karşılıyor bizi. Bu, göçmen muallim Şaban'dır. Kendimi takdim ederek (hoş geldiniz) dedim. — Hoş bulduk biz de birader. — Nasılsınız bakalım, muhaceret ve yolculuktan memnun musunuz? — Te nasıl memnun olmayız? Vatana gelen adama böyle bir şey sorulur mu hiç? Hem siz buna muhaceret demeyin. Bulgar­ya’daki (Bulgaristan) evimizden çıktık, öz vatandaki hazır evimize geldik. Yollarda konakladığımız her yerde gerek Hükümetten ve gerekse kan kardeşlerimizden unutamayacağımız derecede sıcak bir misafirperverlik gördük. Bir taraftan konuşurken bir taraftan da benim için pek yeni olan süjelere (görüntüere) dalmış gözüm. Geleli daha üç gün olduğu için henüz tamamen yerleşmemişler, eşyalarının birçoğu dışarıda. Bakıyorum, evsafları (kişisel özellik) gibi eşyaları da orijinal. Erkeklerin kıyafeti alel’umum (genel olarak) Anadolu kıyafetidir. Dar bir pantolon üstünde el işlemesi şaldan yapılmış bir cepken ve belde behemehal (mutlaka) geniş bir kuşak. Kadınlar ise 10 yaşındaki çocuktan başlayarak kâh mavi şalvar giyerler. Başlarını beyaz bir tülle kapatır ve omuzundan itibaren vücudunun alt kısmını bir nevi pelerini andıran siyah maşlahla (uzun ve kalın örtü) kapatırlar. İşte bir evin önünde halkavari (daire şeklinde) ve yerde oturmuş birkaç kadın. Hepsi de siyah maşlahlı (uzun ve kalın örtü) ve beyaz başörtülü. Mısır kebabı yiyorlar. Yaklaştığımı görünce yüzlerini kapamaya davrandılar. Gazeteci olduğumu, resim almak istediğimi söyleyince memnuniyetle kabul ettiler ve neşeli bir pozlarını çektim. Bu sırada, muallim (öğretmen) Şaban, uzaktan gelmekte olan bir delikanlıyı göstererek: — Bu da muallimdir. Adı Hüseyin, dedi. Bir iki saat evvel Halkevi önündeki tanışma merasiminde, yetiştirdiği çocuklara onuncu yıl marşını söylettiği esnada, Türk bayrağının mukaddes gölgesi altında heyecanını tutamayarak göz yaşı döken bu idealist Türk çocuğunu derhal tanımıştım. Hararetle elimi sıkarak: — Allah’a çok şükür, yıllardan beri hasretini çektiğimiz Atatürk’ümüze kavuştuk, diyor. — Nasıl, memleketimizi beğendiniz mi? — Te ne yalan söyleyeyim. Biz çiftçi adamlarız. Bunun için toprağa çok ehemmiyet veririz. Trabzon’u geçtikten sonra önümüze gelen boz dağlardan biraz ürkmüştük. Fakat Iğdır’a bu çok bereketli yere gelince çok sevindik. Burada pek müreffeh (rahat ve huzurlu) bir hayat kuracağımız muhakkaktır. Dedim ya bu da olmasa bile biz yine memnunuz. Çünkü asıl emelimiz Atatürk’ümüze kavuşmaktı. Allaha binlerce şükür, bu dileğimiz olmuştur. Hükûmet bizimle bir baba gibi meşgul oluyor. Kaymakam ve Doktor günde birkaç defa yanımıza geliyor, halimizi soruyorlar, en ufak arzumuzu bile büyük bir ehemmiyetle karşılıyor ve yapıyorlar. İki öğretmen arkadaşın arasında hem konuşuyor hem de tetkike devam ediyoruz. Bir iki gün süren yağmurdan sonra kendini gösteren güneş bütün mahalle halkını sokağa dökmüştür. Her evin önünde hummalı bir onarma ve yerleşme faaliyeti var. İçlerinde demircisi, marangozu ve hatta makinistleri dahi vardır. Her işlerini kendileri yapıyorlar. Ev eşyaları, üstleri başları o kadar temiz ki; bizim şark köylülerinin yani basında - kadınların orijinal kıyafeti olmasa - şehirliden farkları yoktur. Bir kelime ile, Iğdır’ın tarımsal ve sosyal hayatı için değerli bir yenilik ve kaza için sevimli bir süsüdür bunlar. Hüseyin anlatıyor: Vapur yolculukları Karadeniz’in yıllardan beri eşi görülmemiş fırtınalı zamanına rastlamıştır ve korkunç dalgalar üstünde bir beşik gibi sallanan vapurda dünyaya gelen bir erkek çocuğuna adını (Coşkun Ahmed) koymuşlar. Evlerinin içini görmek istedim. Bay Hüseyin, “Buyurun benim evi görün,” diye hepsi bir boyda ve birbirine benzeyen evlerden ilk karşımıza gelenin kapısından içeri daldı ve derhal çıkarak mahcubiyetten kızarmış yüzü ile: — Affedersiniz yanlış geldik, dedi. Ve Şaban atıldı: — Evlerimiz hep birbirinin ayni. İçeri girmek için her defasında kapıdaki numaraya bakmak lâzım. Geçen gece, kendi evim diye, yanlışlıkla komşunun evine dalmayayım mı? Ama zamanla alışacağız tabii. Caddenin ortasında asılı radiumun ışığını (gaz lambası ışığı) geride bırakarak hafif sisle karışık akşam karanlığı içinde ağır ağır mahalleden ayrılıyoruz. İki öğretmen arkadaş konuşuyorlar: — Birkaç gazeteye abone yazılalım. Şu kenardaki evi de okuma odası yapalım, akşamları mahalle halkını hep buraya toplar gazete okuruz onlara. Bu sırada, kapısının önünde ateş yakan bir ihtiyar, Şaban’ı çağırarak, “Şu zarfın üstünü yaz,” dedi. Baktım; yeni Türkçe ile yazıyordu. Merakımı anlamıştı: — Te, biz bu öz yazıyı daha Bulgarya’da iken öğrenmiştik, dedi. Karşılıklı tüten ocakların ortasında bir silüet gibi uzaklaşan, koyulaşan öğretmenlere bakıyorum. Ne bahtiyarlık. İnsan, çok özlediği arkadaşını bile bazan uzun yıllarca göremiyor, imkân da bulamıyor. Nerde kaldı ki bir köy, bir şehir halkı tekmil kadrosu ile asırlık bir hasrete kavuşabilsin. İşte cumhuriyetin kudretli elinin başardığı iş bu kadar büyüktür. Iğdır’ın bu ırkdaşları ve bunların Iğdırlıları, bir kelime ile; kanı, dili ve dini bir olan bu kardeşlerin yekdiğerini ne kadar çok özlediklerini bir tek vak’a ile, tanışma ve görüşme merasiminde karşılıklı akan gözyaşları ile ifade etmek kâfidir. Iğdır’ın toprağı, kendisini özleyerek uzak diyarlardan gelmiş bu yurttaşlara katiyen nankörlük etmeyecektir. Ve Iğdır’ın her alandaki durumu, bu kardeş kaynaşmasından, bir kat daha yükselecek ve kuvvet bulacaktır. İmza: FUAT ARASLI FUAT ARASLI KİMDİR? Aslen Erivanlıdır. 1919 Kaça-Kaç yıllarında Aras nehrini geçip Iğdır’a, Kızılzekir köyüne iskân eder. Fuat Bey, daha sonra Kars’a gider. Orada fotoğrafçılık mesleğiyle iştigal eder. Bazı gazetelerin muhabiri olarak çalışır. 1950’den sonra “Kars” isminde bir gazete çıkararak başarılı bir gazeteci olur. Fuat Bey’in kız kardeşi, Sultanabat beylerinden Şefi Öcal’ın hanımıydı. Kendisi de Sarıkamış’tan, eski Kars Milletvekili Hasan Erdoğan’ın kız kardeşi Leyla Hanımla evlenir. Oğlu Doğan Araslı, 1973 ve 1977 seçimlerinde CHP’den milletvekili seçilir.

Kars Milletvekili Doğan Araslı

Devamını oku

TÜRKİYE’DE SİYASETİN AHLAKİ KRİZİ

Türkiye Siyaseti

TÜRKİYE’DE SİYASETİN AHLAKİ KRİZİ

Değerli Okuyucular, Bazı ülkelerde siyaset, toplumun ortak aklını büyütmek için yapılır. Bazı ülkelerde ise siyaset, insanın içindeki en zayıf tarafları büyüten bir sahneye dönüşür. Türkiye uzun zamandır bu ikinci sahnenin ağır gölgesi altında yaşıyor. Siyasetin asıl amacı nedir? Toplumsal refahı artırmak, huzuru sağlamak, güvenliği teminat altına almak, adaleti güçlendirmek, insan

Mücahit Özden Hun
CHP, KÜRT SORUNU VE YENİ YÜZYILDA SOSYAL DEMOKRASİ ARAYIŞI

Türkiye Siyaseti

CHP, KÜRT SORUNU VE YENİ YÜZYILDA SOSYAL DEMOKRASİ ARAYIŞI

Değerli Okuyucular, Bazı meseleler vardır; onları yalnızca güvenlik raporlarıyla, seçim hesaplarıyla ya da bürokratik kavramlarla anlayamazsınız. Çünkü onlar aynı zamanda bir hafıza, bir kırgınlık, bir aidiyet ve birlikte yaşama krizidir. Türkiye’de Kürt meselesi tam da böyle bir meseledir. Türkiye uzun yıllar boyunca Kürt sorununu yalnızca devletin diliyle anlamaya çalıştı.

Mücahit Özden Hun